Category Archives: BLOG

PETROL FİYATLARINDAKİ DÜŞÜŞÜN İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ

Ham petrolün varil fiyatı Haziran ayında 115 dolarken Ocak ayında 50 doların altına indi. Petrol fiyatlarındaki bu ciddi düşüş çoğumuzun aklına bu fiyatların atmosfere salınan karbondioksit miktarını nasıl etkileyeceği sorusunu getirdi. Bu sorunun cevabını detaylarıyla açıklamadan önce kısa cevabı verelim: Uzun vadede karbondioksit miktarı petrol fiyatlarından fazla etkilenmez.

Petrol fiyatlarındaki düşüşün iki temel sebebi var. Öncelikle dünya ekonomisinde ve özellikle de Çin’de işler beklenildiği kadar iyi gitmediği için petrol talebi her geçen gün azalmakta. Buna karşılık, petrol fiyatlarını sabit tutabilmek için petrol arzının da düşürülmesi gerekiyor, ancak petrol üreticisi ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan günlük petrol üretimini kısmayı düşünmüyor. Durum böyle olunca da ham petrolün varil fiyatı 50 doların altına iniyor.

Devamını oku...

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, HAVA KİRLİLİĞİ VE OZON TABAKASI

İklim değişikliği atmosferde normalde de bulunan karbondioksit gibi sera gazlarının miktarının insan etkisi ile artmasının, iklimin dengesini bozmasına verdiğimiz isimdir. Milyonlarca yıldır dünyanın iklimi, insanlığın geliştiği ılıman dönem ve filmlerden bildiğimiz buzul çağları arasında gidip gelmiştir. Bunun sebebi dünyanın güneş etrafındaki hareketidir. Ilıman dönemlerde karbondioksit miktarı milyonda 280 moleküle (280 ppm) çıkmış, buzul çağlarında ise milyonda 180 moleküle (180 ppm) inmiştir. 180 ppm ile 280 ppm arasındaki bu salınım doğaldır. Ancak; bugün, insanlık yeraltında bulduğu tüm kömür, petrol ve doğal gazı yaktığı için bu sayı 394 ppm’e çıkmış ve her sene de 2-3 ppm artmaktadır. Bu, dünyanın milyonlarca yıldır yaşamadığı anormal bir sıcaklık artışına sebep olmaktadır ve olmaya da uzun süre devam edecektir.
Hava kirliliği de insanların ve fabrikaların atmosfere saldığı gazlar ve parçacıklardan oluşmaktadır. Burada ana suçlulardan biri gene karbondioksittir; ancak iklim değişikliğinin baş suçlusu karbondioksit olsa da hava kirliliğinin suçluları arasında karbondioksit küçük bir yer kaplar. Asit yağmuru diye bildiğimiz temel hava kirliliği olayını yaratan parçacıklar kükürt bileşikleridir ve bu bileşiklerin iklim değişikliği ile alakaları yoktur. Kükürt bileşikleri de karbondioksit gibi özellikle termik santrallerin bacalarından salınırlar ama karbondioksidin aksine bunların bacalardan salınmasını engellemek daha kolaydır. 1970’lerin ortasından itibaren yapılan çalışmalarla atmosferdeki kükürt bileşiklerinin miktarı çok azalmıştır.
İklim değişikliği söz konusu olduğunda ise bu kükürt bileşikleri birim dostumuzdur; çünkü onlar gelen güneş ışığını geri yansıtarak dünyanın fazla ısınmasını engellerler. Bu da 1970’lerden beri hava kirliliğini azaltmaya yönelik yaptığımız çalışmaların aslında iklim değişikliğini arttırıcı yönde bir etki gösterdiği anlamına gelir. Gene de şunu unutmamak lazım, iklim değişikliğinin de hava kirliliğinin de temeli bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğalgazdır. Bunları yakmayacak olsak ne hava kirliliği kalır ne de iklim değişikliği.
Ozon tabakasının delinmesinin ne iklim değişikliğiyle ne de hava kirliliği ile alakası vardır. Ozon tabakası yerden 50 km yukarıda bulunur ve bizi güneşin zararlı mor ötesi ışınlarından korur. Bu tabakanın zarar görmesi özellikle cilt kanseri vakalarının artmasına neden olur. Doğal şartlar altında bu tabakanın zarar görmesine imkan yoktur; ancak, tamamen insan yapısı olan bir molekül (CFC) ozona büyük zarar verir. Bu zarar da 1970’lerin ortalarında fark edildiğinden, 1987 yılından itibaren ozona zarar veren bu moleküllerin üretilmesi ve kullanımı tüm dünyada yasaklanmıştır. Ozon tabakası da kendi haline bırakıldığında kendisini tamir etmeye başlamıştır. CFC molekülleri aynı zamanda kuvvetli bir sera gazı olduklarından bunların üretiminin yasaklanması iklim değişikliğinin engellenmesi yolundaki çabalara katkıda bulunmuştur.
Görüldüğü gibi hava kirliliği ve ozon tabakasının delinmesinin iklim değişikliği ile ilgileri vardır, ancak bu ilgi genelde düşünüldüğünden çok daha zayıf bir ilişki olduğundan bu üç konuyu birbirinden ayrı olarak ele almakta fayda vardır.

Devamını oku...

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SEBEPLERİ NELER DEĞİLDİR ? -1

Bu hafta yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Araya başka konular girse de iklim değişikliğini sulandırmaya çalışıp suçu bizlerden başka kaynaklara atmaya çalışanların argümanlarını ele almaya çalışacağız her hafta. Bu hafta en önemli argümanla başlayacağız: İklim değişikliğinin sebebi güneşteki değişikliklerdir.

Bu konuya cevap verirken size öncelikle basit bir grafik göstereceğiz. Bu grafikte son 160 sene içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığındaki değişimi (kırmızı), karbondioksit miktarındaki artışı (mavi) ve güneşten dünyaya ulaşan enerji miktarındaki değişimi (sarı) görebiliriz. Son kırk yıl için karbondioksit miktarındaki artışın sıcaklıktaki artışa ne derece paralel olduğunu şu an için görmemezlikten gelip sadece güneşten gelen enerji miktarındaki değişimle dünyanın sıcaklığındaki değişime bakacak olursak, 1900-1950 yılları arasında dünyada görülen ısınmanın sebebinin güneş mi yoksa karbondioksit artışı mı olduğu tartışılabilir. Bu zaman süresince gerek dünyaya ulaşan enerji gerekse de dünyanın sıcaklığı artmıştır. Ancak 1960 yılından sonra güneşin verdiği enerjideki artış durmuş hatta son 30 yıl içerisinde hafifçe azalmıştır. Buna karşılık dünyanın ortalama sıcaklığı artmaya devam etmektedir. Başka hiçbir kanıta bakmasak bile bu grafik dünyada son 30 senede görülen ısınmanın güneşle alakası olmadığını görmemiz için yeterlidir.

Devamını oku...

ÇOCUKLARIMIZIN İYİLİĞİ İÇİN…

Çocuklarımızın iyiliği için hepimiz aktivist olmalıyız. Ben bunun için 26 Nisan akşamı Galatasaray’daydım. “Nükleere hayır” diyen grupla her konuda hemfikir olduğumdan değil. Gerçi bugünün Türkiyesi için bana “nükleere ne dersin?” derseniz cevabım o akşam İstiklal Caddesi’nde yürüyen kalabalıklar gibi “Hayır” olur, ama benim “Hayır’ım” onların “Hayır’ından” biraz farklı, bunu da biraz anlatmam gerek sanıyorum.

Öncelikle, dünyanın kaynaklarının yeterli olmamasının temel sebebi insan nüfusundaki aşırı artıştır. Dünya nüfusu 2-3 milyar arasında olsaydı enerji üretmek için ne termik ne de nükleer santrallere gerek kalırdı. Bu sebepten ilk değiştirmemiz gereken davranış biçim kaynaklar sınırsızmışçasına üremektir. Kaynaklar sınırlı ve bizler bugün çocuklarımızın hakkını yiyiyoruz, onların günü gelince yiyecek bir şeyleri kalmayabilir.

Devamını oku...

KİŞİSEL ALGILARIMIZ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ NASIL ETKİLİYOR ?

Sosyal bilimci bir arkadaşımla aramızda şöyle bir yazışma oldu: “Senin öğrencilerin iklim değişikliğinin tüm jargonunu biliyor olabilirler ama biz sosyal bilimciler sizin kadar bu jargona alışkın değiliz, iklim değişikliğini bizim de rahat anlayabileceğimiz şekilde anlatır mısın?” Kendisinden merak ettiği noktaları sormasını istedim, bana yönelttiği ilk soru şu oldu:

Türkiye’deki mevsimsel değişimler (yazların kısa sürmesi, baharda kar yağan bölgelerin varlığı) Dünya’daki iklim değişikliğinin bir sonucu mudur?

Devamını oku...

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN KÜRESEL ETİK BOYUTU -2

Birkaç hafta önceki yazımda hem insanlığın geleceğini garanti altına alacak hem de tüm insanlar arasında etik açıdan eşit uygulanabilecek ütopik bir anlaşmanın kriterlerini incelemiştim. Bu bilgiler ışığında son yirmi sene içerisinde yapılan devletlerarası çalışmalara baktığımızda bu çalışmalardan neredeyse hiçbirinin belirttiğimiz kriterlere uymadığını görüyoruz. Bir tek istisna 1992’de yapılmış olan Birleşmiş Milletler Çevre ve Gelişme Konferansı, diğer adlarıyla Rio Zirvesi veya Dünya Zirvesi. Bu toplantıya 108’i devlet başkanı seviyesinde olmak üzere 172 ülke katıldı ve alınan kararları bugüne kadar 192 ülke kabul ederek yürürlüğe koydu (eksik ülkeler malum sebeplerden Irak ve Somali). Bu kararlardan alıntılar yapacak olursak:

Devamını oku...

FAZLA ISINDIK DİYORSANIZ HAKLISINIZ

Bugün gene Kabataş vapur iskelesinde baktım epey kişi gömlekle oturuyor, o zaman dedim ki “sırf ben değilim havaların fazla sıcak gittiğini düşünen”. Basit bir analiz yapayım dediğimde, karşıma hepimizin algıladığı gerçeklik çıktı (Verileri sağlayan Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne teşekkürlerimle): 1936-2010 yılları arasında her senenin 8-14 Kasım arasındaki bir haftalık süreye baktığımızda, yaşadığımız bir hafta son 75 senenin en sıcak bir haftası olarak ortaya çıkıyor. Bu haftanın en yüksek sıcaklık ortalaması 21,7 oC en düşük sıcaklık ortalaması ise 14,3 oC. Hem en düşük hem de en yüksek sıcaklıklar bakımından rekorları yaşıyoruz. Hani biliyorsunuz, bu bir de son 1000 senenin en soğuk kışı.

Devamını oku...

HERHALDE İKLİM VE ÇEVRE İLE İLGİLİ KONULARDAN SORUMLU POLİTİKACI OLMAK ÇOK ZOR!

Bugün gene Kabataş vapur iskelesi ve gene dışarıda gömlekle oturanlar ve siz “ne zaman kış gelecek” diye soruyorsanız, beklentilerinizin yüksek olmamasını öneririm. Neredeyse Aralık ayındayız, daha havalar Eylül gibi gidiyor.

Dün Türkiye Bilimler Akademisi’nin davetiyle bir konuşma veren UNEP’in eski başkanı Klaus Töpfer’i dinlemeye gittim, hem konuşmaları hem de düşüncelerini sizlerle paylaşmak isterim. Önce UNEP’in ne olduğunu anlatmakla işe başlamak gerekiyor sanırım. UNEP – United Nations Environment Program (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), Birleşmiş Milletler’in çevre konularıyla ilgili olarak 1972’de kurduğu bir örgüt. Merkezi diğer BM kuruluşlarının aksine Nairobi, Kenya’da. Kuruluş amacı “global çevreyi” dikkatle izleyerek bir çevre politikası mutabakatı oluşturmak ve oluşan sorunları harekete geçilmesi için devletlerin ve uluslararası toplumun dikkatine sunmak. UNEP Dünya Meteoroloji Örgütü ile birlikte 1988’de Devletlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) oluşturan iki kuruluştan bir tanesi. Bu görevleri açısından da dünyada çevre dediğimizde aklımıza ilk gelmesi gereken kuruluş UNEP.

Devamını oku...

TÜM AVRUPA DONARKEN NEDEN HALA GÖMLEKLİYİZ ?

Biliyorum, bugün (07.12.2010) gömlekli değiliz, ama gene de parlak güneşli, çok da serin olmayan bir hava var dışarıda. Batı Avrupa’nın kar altında olduğunu, Polonya’da soğuktan onlarca kişinin öldüğünü duyuyoruz, ama gene de bize şimdilik bulaşmadı bu soğuk hava. İnsan “neden?” diye düşünmeden edemiyor. Hani bu kış son bin yılın en soğuk kışı olacaktı, hani o olmasa son yüz yılın en soğuk kışı olacaktı??

Öncelikle unutmayalım, yaşamakta olduğumuz olgu küresel ısınma değil, küresel iklim değişikliği, yani dünyanın bazı bölgeleri ısınırken bazı bölgeleri de soğuyacak. Bu bilimsel verilerden beklediğimiz bir sonuç. Ayrıca atmosfer ısındıkça atmosferdeki su buharı miktarı da artacağı için yağışların artması da aynı şekilde bilimsel bir sonuç. Ancak tüm bu bilimsel veriler Alp Dağlarının kuzeyi ile güneyi arasında ciddi farklılıklar ortaya koyuyor. Buna göre dünyada Akdeniz Bölgesi, küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek alanların başında geliyor. Bunun sebebini ise yaşadığımız yerden çok uzaklarda aramamız gerekiyor.

Devamını oku...

BİLİM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNDA NE KADAR HEMFİKİR ?

Bu hafta sonunda havalar biraz serinledi de kışa girdiğimizi fark ettik. Kabataş’da deniz kıyısında oturanların sayısında ciddi azalma var, bu da benim bu havaların tüm kış sürmesi ve bol bol kar görmemize dair umudumu arttırıyor.

Bu hafta bir öğrencimin bulduğu iki makaleyi okudum ve benzer zamanlarda yayınlanmış olan bu iki makalenin nasıl olup da böylesi ters bilgiler içerebileceğine şaştım, bunları da sizinle paylaşmak istedim.

İlki Yrd. Doç. Dr. Osman Peker ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci’nin “İklim değişikliğinin bilim ve ekonomi perspektifinden analizi”. Peker ve Demirci temelde “… iklim değişikliği sorununun formülasyonundaki doğal değişkenlik, su buharı, güneş etkisi, aerosoller, bulut oluşumu, okyanus sirkülasyonları, ve iklim geribildirimleri gibi belli başlı belirsizlikler hakkında yeterli veri toplanmadan ve fiziksel süreçler anlaşılmadan politika analizinin temeli olacak güvenilir modeller oluşturmak olanaklı değildir. Nitekim, geleceği tahminde kullanılan hiçbir model bilimsel olarak ispat edilemez ve hiçbiri geçmiş sıcaklıklarda belli düzeltme ve tahminler yapmaksızın tekrarlanması olanaklı görünmektedir…” demektedirler. Yani iklim sistemi içeriğinden dolayı kaotiktir ve bu sebeple de doğru biçimde modellenmesi olanaksızdır ve bu modeller baz alınarak politika oluşturulamaz.

Devamını oku...