• +90 212 359 73 45
  • iklimbu@boun.edu.tr

Category ArchiveBLOG

DAHA NE KADAR KİRLETMEYE İZNİMİZ VAR ?

Aslında bu soruya verilecek cevap gayet basit: Zaten yeteri kadar kirletmedik mi?? Daha kirletme iznimizin kaldığını sanmıyorum. Gerek doğayı gerekse de atmosferi kirletme açısından baktığımızda, insanoğlu daha yirminci yüzyılın başlarında kirletme hakkını fazlasıyla kullanmıştı. Ancak burada soruya biraz farklı yaklaşmamız gerekiyor.

Biliyoruz ki bugünkü gidişimizi hiç değiştirmeyecek olursak yakın bir gelecekte küresel iklim değişikliğinin getireceği ağır faturayı ödemek zorunda kalacağız. Ama gene biliyoruz ki bugünkü ekonomik sistem içerisinde iklim değişikliğinin getireceği bedeli ödememek adına yapacağımız değişiklikler bize bugün için ağır bir fatura çıkartacak. Yani, bir yanda eğer bugün ödediğimiz önemli bir fatura, diğer yanda da o faturayı ödemediğimiz takdirde ileride önümüze gelecek çok ağır bir bedel. Bu noktada insan doğası gelecekteki ağır bedeli görmezden gelip bugünkü faturayı ödememe yönünde kafasını kuma sokmayı tercih ediyor. Dolayısıyla da belki sormamız gereken soru, bir yandan bugün ödenmesi gereken faturayı minimize ederken, diğer yandan da gelecekteki iklim değişikliğini ne derecede tolere edebiliriz?

APTALLIK ÇAĞI

Kabul ediyorum filme çok kötü bir günde gittik. 24 Ekim’de herkes sokaklarda eylem yaparken sizin sinemada bu filmi seyretmeyip eylem yapanlara katılmanız gerekiyordu diyebilirsiniz, ama gene de 700 kişilik salonda 30 kişiydik, bu sayının da yarısından fazlası bizim gruptu. Bir de filmin ücretsiz olmasını göz önüne alacak olursanız durumun ne kadar acı olduğu ortaya çıkar…

Şimdi diyeceksiniz “nedir bu Aptallık Çağı, biz bu filmi gazetelerde falan görmedik?” Aptallık Çağı bir belgesel film. İklim değişikliğinin olası sonuçlarından bahsediyor. 2055 yılında dünyada hayat neredeyse sona ermiş, bir kütüphaneci/koruyucu dünyanın tüm bilgi birikimini koruyup gelecektekilere neleri yanlış yapmış olduğumuzdan dolayı o noktaya gelmiş olduğumuzu anlatıyor. Yönetmeni Franny Armstrong, başrolünde ve neredeyse tek rolünde Pete Postlethwaite oynuyor, geri kalan “oyuncuların” tamamı kendi hayatlarını anlatıyorlar. Film bugün itibariyle IMDB’de 6.9/10 almış durumda.

DEVRİLME NOKTASI

Sosyal bilimlerde devrilme noktası, normal şartlarda çok seyrek olarak görülen bir şeyin şartlar değiştiği için çok sık görülmeye başlamasıdır. Fen bilimlerinde ise bu bir faz geçişidir. Basit bir örnekle anlatılmak istenirse, her ne kadar bizim toplumumuzdan uzak da olsa, Amerikan hayatının bir gerçeği olarak beyazlar siyahların yaşadıkları mahallelerde yaşamak istemezler. Mahalle temelde beyazların oturduğu ve siyahların azınlıkta olduğu bir mahalle olduğu müddetçe beyazlar yaşamaya devam ederler. Ancak o mahallede yaşamaya başlayan siyahların sayısı hafifçe artarsa beyazlar mahalleden taşınmaya başlarlar. Siyahların oranı da belirli bir seviyenin üzerine çıkarsa beyazların büyük çoğunluğu kısa sürede mahelleden taşınırlar. Bu siyahların oranının belirli bir seviyenin üzerine çıkmasına devrilme noktasının geçilmesi diyoruz. Bu nokta geçildikten sonra beyazları o mahallede tutmak artık mümkün değildir (white flight – beyaz kaçış). Burada dikkat edilmesi gereken şudur: Normal denge ile bu konuyu karıştırmamak gerekiyor. Mesela bir dolabı devirmeye çalışırken dolabı bir denge noktasına kadar iteriz, o denge noktası aşıldıktan sonra da dolap kendiliğinden devrilir. Ancak devrilmeye henüz başlamış bir dolaba onu devirmek için sağladığımız kuvveti ters yönden verecek olursak dolap tekrar dengeye döner. Fakat beyazlar artık ciddi ciddi mahalleyi terk etmeye başlamışlarsa mahalleye birkaç beyaz ailenin geri gelmesini sağlamak problemi geri çevirmeye yeterli olmaz. Dolayısıyla temel konu sistemin geri beslemesidir. Bu bağlamda, sistem denge noktasından ayrıldıkça sisteme yapılan geri besleme bu sistemi denge noktasına geri getirecekse bu geri beslemeye negatif geri besleme, denge noktasından uzaklaştıracaksa pozitif geri besleme diyoruz.

AMERİKA NEDEN İMZALAMADI, BİZ NEDEN İMZALAMADIK ?

11.03.2008 itibariyle dünyada neredeyse bir biz bir de ABD kaldı Kyoto anlaşmasını kabul etmeyen. Bizim büyüklerimiz her fırsatta imzalamama nedenlerini Amerika’ya dayandırıyorlar, ama konu gerçekten öylesine basit mi? Bu işin tarihçesi şöyle gelişti:

Clinton başkanlığı sırasında özellikle Al Gore’un bastırması sebebi ile ABD Kyoto Anlaşmasını kabul edeceğini söyledi. Ancak Amerika’da aynen bizde olduğu gibi tüm anlaşmalar Senato ve Meclis onayından geçmek zorundadır. Senato bu anlaşmaya 95-0 oyla “eğer gelişmekte olan ülkeler de aynı şartlara uygun davranmazlarsa biz bu anlaşmayı imzalamayız” dedi. Onlar bu kararı alınca Meclis toplanmadı bile, konu da orada kapandı. Yani Amerika’nın imzalamama sebebi konunun doğru veya yanlışlığına inanması değil, durum ne olursa olsun bizim de onlarla aynı şartlara tabi olmamızı istemesi.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN TEMEL SORULARI

Pek çok ortamda karşımıza çıkan bir soru var, soranların izni ile bir kez daha tekrarlamak istiyorum: “İklimin değişmesi zaten doğal bir süreç hatta geçmişte de buzul çağları olmuş ve insan soyu hala devam ediyor. Siz iklim değişikliğini önlemeye çalışarak doğanın bu düzenini bir şekilde bozup değiştirmeye çalışmış olmuyor musunuz?” Hatta bu soruya şöylesi bir ekleme de geldi: “Referans noktası olarak kendimizi alırsak, yani insan gözüyle bakarsak; doğa ve insan doğal olarak ayrı görünebilir ki eylemlerimizi doğaya müdahale mi acaba diye yargılayabiliriz. Halbuki referans noktasını dışarıdan bir yerden alırsak, insan türünün bütün eylemleriyle birlikte diğer türler gibi doğaya ait olduğunu görürüz. Yani insanoğlunun bilgi birikimini geliştirmesi (bilimsel çalışmalar), teknolojik gelişmeler, buna bağlı olarak diğer canlılara verilen zararlar, bunların hepsi doğanın içinde tasavvur edilirdi dışarıdaki gözlemci tarafından”. Bu sorulardan ilki nispeten daha kolay cevaplanır nitelikte olduğu için ondan başlayalım cevaplamaya…

SADECE UYGUNSUZ GERÇEK Mİ ?

Son verdiğim birkaç derste öğrencilerin rahatını çok kötü kaçırdım. Bunun sebebi onları zorlamam veya kötü notlar vermem değil, konuların arasında epey ciddi biçimde canlarını sıkan şeylerden bahsetmem. Yakın bir zamanda derste temeli küresel ısınma olan bir film seyrettik: An Unconvenient Truth. Bunu Uygunsuz Gerçek diye tercüme etti filmi pazarlayanlar, ben biraz farklı yaklaşmak istiyorum, gerçek gerçektir, uygunu veya uygunsuzu olmaz. Ama bazı gerçekleri duymak istemeyiz, işimize gelmez, rahat rahat yaşarken rahatımızı kaçırır. Bu sebepten ben o filme Rahatımızı Bozan Gerçekler demek istedim. Her ne kadar başkan yardımcısı iken Al Gore’u hiç sevmemiş olsam da adamın çok kişinin rahatını bozan bir film yapmış olduğu kesin, seyretmediyseniz kesinlikle seyretmenizi öneririm.

NÜKLEER SANTRAL GERÇEKTEN GEREKLİ Mİ ?

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Gerekli olan hem üremeyi, hem de tüketmeyi azaltıp sürdürülebilir bir dünyada yaşamaktır. Dünyanın ekosistemi bir yandan artan nüfusla, bir yandan da azalan kaynaklarla yaşamayı kaldırabilmekten her geçen gün uzaklaşıyor. Ancak, bizler her ne kadar özgür irademizle birilerini bizi idare etmek için seçtiğimizi ve bu seçtiğimiz kişilerin de kendi özgür iradeleriyle doğru yolu seçtiğini düşünsek de, dünyayı ne biz, ne de bizlerin seçtiği kişiler yönetiyor. Dünyayı yöneten küresel sermayedir ve küresel sermaye bizlerin hem daha fazla ürememizi, hem de daha fazla tüketmemizi istiyor, çünkü onlar güçlerine ancak bu şekilde güç katıyorlar. Dolayısıyla vermemiz gereken tüm kararlarda bu nesnel gerçekliği göz önüne almalıyız.

GERÇEKTEN NÜKLEER FELAKET Mİ ?

Japonya 11 Mart günü tarihteki en kötü deprem felaketlerinden birini yaşadı. Her ne kadar daha kurtarma çalışmaları ve depremden kaynaklanan can ve mal kaybının tespiti sürmekteyse de dünyanın ilgisini çeken ana unsur iki nükleer santraldeki sorunlar oldu.

Öncelikle başlıktaki soruya cevap verelim: Bu henüz bir nükleer felaket değil ancak hızla Çernobil’in ardından dünyadaki en büyük nükleer felaket olmaya doğru yol alıyor. Fakat durum ne olursa olsun, bu olay bir Çernobil vakası olmayacak.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN KÜRESEL ETİK BOYUTU

(1)

Küresel iklim değişikliği bir yüzyıldan uzun süredir bilim adamlarının gündeminde olan bir konu. Başlangıçta sadece karbondioksitin dünyayı ısıtacağı ana fikri üzerinde yoğunlaşan çalışmalar 1958’de Charles Keeling’in Hawai’de toplamaya başladığı atmosferik karbondioksit verileriyle teorik fizik alanından uygulama alanına geçmiş oldu. 1958’den günümüze kadar aralıksız olarak toplanan bu veriler atmosferdeki karbondioksit miktarının dur durak bilmeden arttığını bize tartışmasız bir biçimde gösteriyor. Öte yandan fizik alanında son iki yüzyıldır yürütülen çalışmalar da atmosferdeki karbondioksit artışının bir sıcaklık artışına yol açacağını kanıtlamakta.

KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE BİREYSEL ETİK AÇISINDAN YAKLAŞIM

Günlük hayatımızda yaptığımız pek çok tercih ve verdiğimiz pek çok karar az ya da çok ahlaki değer yargılarımızı yansıtıyor. Her ne kadar gerçek centilmen geceleri yatakta kendi başına esnerken bile ağızını eliyle kapatandır dense de neredeyse hepimiz ahlaksal yargılarımızda kendi çevremizle sınırlı kalırız. Ancak her geçen gün daha da küreselleşen içsel dünyamız iklim değişikliği ve bu değişikliğin getirdiği kişisel ve toplumsal sorumluluklar söz konusu olduğunda daha önce pek de karşılaşmadığı sorunlara çözüm bulmak zorunda kalabiliyor.

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com
Skip to toolbar