• +90 212 359 73 45
  • iklimbu@boun.edu.tr

GERÇEKTEN NÜKLEER FELAKET Mİ ?

GERÇEKTEN NÜKLEER FELAKET Mİ ?

Japonya 11 Mart günü tarihteki en kötü deprem felaketlerinden birini yaşadı. Her ne kadar daha kurtarma çalışmaları ve depremden kaynaklanan can ve mal kaybının tespiti sürmekteyse de dünyanın ilgisini çeken ana unsur iki nükleer santraldeki sorunlar oldu.

Öncelikle başlıktaki soruya cevap verelim: Bu henüz bir nükleer felaket değil ancak hızla Çernobil’in ardından dünyadaki en büyük nükleer felaket olmaya doğru yol alıyor. Fakat durum ne olursa olsun, bu olay bir Çernobil vakası olmayacak.

Nükleer Santrallere Giriş:

Nükleer enerji atomun parçalanmasıyla oluşur. Parçalanan her ağır atom (uranyum gibi) dışarıya enerji verir ve çevrelerindeki diğer atomların da parçalanmasına yol açar. Eğer parçalanan atomların zincirleme bir reaksiyon halinde çevrelerindeki diğer atomları da parçalamalarına engel olmazsak bu enerji kontrolsüz olarak ortaya çıkar ki buna atom bombası diyoruz. Ancak bu zincirleme reaksiyonu kontrol altında yavaş yavaş gerçekleştirecek olursak ortaya ciddi miktarda ısı çıkar ve bu ısıyı suyu ısıtıp, ısınan suyu da bir türbünü döndürmek vasıtasıyla elektrik enerjisine çevirmek mümkündür. Nükleer santraller bu temelde çalışırlar. Reaktörü de kapatmak istersek parçalanan atomların birbirleri ile etkileşmelerini engellemek için aralarına koruyucu kılıflar koyarız ve tamamını soğuturuz. Ancak bu soğutma çok uzun süre devam etmek zorundadır.

Bu sebepten nükleer santraller bir kaç katman şeklinde tasarlanırlar. En içte içinde nükleer yakıtı bulunduran çubuklar vardır ve bu ince çubuklar zirkonyum kılıflar içerisinde ısıtacakları suyun içinde bulunurlar. Isıttıkları suyun tamamı yüksek basınca dayanıklı çelik bir koruma kabının içindedir. Ne nükleer yakıt zirkonyum kılıfından çıkıp suyla temas eder, ne de bu su dışarıyla. Ancak gene de ikinci bir emniyet sistemi olarak bu koruma kabı yüksek basınca dayanıklı çelik destekli betondan yapılan özel bir bina içinde korunur ki koruma kabına bir şey olsa bile beton bina sızıntı olmasını engeller. Son olarak da bu bina bir diğer binanın içindedir, bu son bina da normal santral görevlilerinin çalıştığı binadır.

Çernobil’de ne oldu:

Nükleer santrallere gelen elektrik kesilecek olursa jeneratörler devreye girene kadar olan kısa sürede nükleer yakıtı soğutmak mümkün olmaz. Eski tip reaktörlerin bu sorununu bilen mühendisler hem santralden ürettikleri enerjiyi geri besleyerek soğutma sistemi çalıştırmak hem de santralin verimini arttırmak için bir deney yaparlarken reaktörden beklediklerinden çok daha yüksek bir verim aldıkları için reaktörü yeterince soğutamadılar ve reaksiyonu durdurma çabaları içerisinde nükleer yakıtla birlikte sistemi koruyan grafit çubuklar da yanmaya başladı. Bu reaktör bir deneme reaktörü olduğu için de yukarıda bahsettiğimiz tüm güvenlik önlemlerinden yoksundu, bu sebeple de yüksek basınç altında reaktörün binası da havaya uçunca nükleer sızıntı atmosferde yaklaşık 10000m yüksekliğe kadar yayıldı. İzlanda’daki son yanardağ patlamasının da bize öğrettiği gibi, 10000m yüksekliğe çıkan tozlar rüzgarlarla çok uzak mesafelere taşınabilir. Çernobil’i felaket haline getiren bu olayların birleşimiydi.

Japonya’da neler oldu?

Deprem anında Fukushima Daiichi’deki altı reaktörden sadece üçü çalışır durumdaydı ve diğer üçünün saklama kapları kullanılmış nükleer yakıtı depolayıp soğutmak için kullanılıyordu. Deprem alarmı ile çalışan üç reaktör hemen kapatıldı ve soğutma durumuna geçti. Elektrikler kesik olduğu için jeneratörler devreye girdi ve bu reaktörleri soğutmaya başladı. Ancak sorun burada tsunami ile patlak verdi. Yaklaşık bir saat sonra ulaşan tsunami çalışan jeneratörlerin devre dışı kalmasına neden oldu. Jeneratörler çalışmaz hale gelince mühendisler soğutma pompalarını pillerle beslemeye çalıştılar, piller de yaklaşık sekiz saat sonra tükenince reaktörlerin iç ısıları artmaya başladı. İç koruma kabını korumak için burada biriken basınç dışarıya verildiğinde 1. ve 3. ünitenin en dıştaki binaları havaya uçtu. Bunlar bizim televizyonlarda görmüş olduğumuz görüntülerdi. Burada unutulmaması gereken ana konu, bu patlamaların kaza sebebiyle değil reaktörlerin ana koruma kaplarını korumak için bilerek yapılmış olmalarıdır. Son olarak 2. ünitede de benzer bir patlama meydana geldi. Ancak bu patlama sırasında dışarıya çıkan radyoaktif maddenin miktarı, bu reaktördeki zirkonyum çubukların zarar görüp nükleer yakıtın çevresindeki suyla temas etmekte olduğunu gösteriyor. Soğutmak için yapacak bir şey kalmadığı için de koruma kabı ile koruma binası arasını deniz suyu ile soğutma çabasındalar şu an için.

Tüm bunlar ne demek?

Deprem sırasında çalışmakta olan üç reaktörü kapatmayı becerdiler ve bunların bir patlama riski bulunmuyor. Ancak bu reaktörleri tsunaminin sonucu olarak soğutamadıkları için içlerindeki nükleer yakıt yavaşça yanmaya devam ediyor ve her üç reaktörde de büyük ihtimalle bu yakıt kılıflarına da zarar verdi. Bu bize bu reaktörlerin artık kullanılamaz durumda olduklarını söyluyor, hem ana koruma kapları hem de koruma binaları sağlam olduğu müddetçe bir sızıntı olması elbette ki mümkündür, ama Çernobil türü radyoaktif maddenin atmosferin üst tabakalarına yayılarak uzak bölgeleri de etkilemesi söz konusu değildir. Bu bilgilerin tamamı doğal olarak Japon yetkililerin söylediklerine dayanmaktadır.

Bir diğer sorun:

Daha kötü olan problem, kullanılmış yakıtın depolanmakta olduğu 4. üniteden kaynaklandı. Bu ünitenin soğutma sistemi de devre dışı kalınca eski yakıt alev aldı ve üç saate yakın bir süre yangın kontrol altına alınamadığından ciddi miktarda radyoaktif madde atmosfere karıştı. Salı akşamı itibariyle Fukushima reaktörlerindeki tehlikeli durum bu noktada, gelecek günlerdeki gelişmeleri de açıklamaya devam edeceğiz.

Prof.Dr.Levent KURNAZ

16.03.2011

iklimbu

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com
Skip to toolbar